<
Hey Ho Lou

Hey Ho Lou

Ruh halimiz hep gibi gibi.

"Küçücük Bir Kızdın"

3/9/2009

   Her hücremde hissediyorum onu. Kaçabileceğimi, kurtulabileceğimi sanmıştım. Ne büyük yanılgı. Daha önce pek çok kere ona yaklaşıp suratına gülmem, onunla dalga geçmem, geçebilmiş olmam nasıl da kandırdı beni... Ölümle dalga geçemezsin Dolunay, yapabileceğini sanırsın ama asıl dalgayı vuran odur. Unutma. ... Her hücremde hissediyorum onu, her hücremde ölüyorum... Yavaş değil, son sürat. Ölüyorum. Çok üzgünüm Dolunay... Gülümsemeye çalışmak bile zor geliyor artık. Gücüm kalmadığı bebeğim... Gücüm kalmadı ve hepsi benim suçum...
   Her hücremde hissediyorum onu, ben bırakıyorum.



   Hatırlar mısın o zeytin ağaçlarını?
   Küçük, ince, gri-yeşil yapraklarını?
   Onların altında otururken esen rüzgarı?
   Ve rüzgara rağmen bizi kavuran havayı?



   Çok özledim prensesim... Beraber geçirdiğimiz zamanları. Unutmadım ben, sen hatırlıyor musun? Hadi okuluma gidelim derdim, bildiğin kahvehaneyi neden sana 'okul' diyerek anlattıysam... Yanımda gelmek isterdin tabi, ne zaman olmaz dedin zaten. Orda köpekler vardı, evde tek başına oturmaktan iyiydi en azından, konuşan amcalar vardı. Arkadaşlarım, amcaların... Yalnız kalmanı istemezdim ben de, gelirdin. Ama yine yalnızdın, tek başınaydın. Küçücük bir kızdın. Zeytin ağaçlarının altında çömelirdin, sonra hevesle gelip yuva yapan karıncalardan bahsederdin ve onları izlemeye dönerdin. Sıkılırdın. Yanıma gelirdin. İçtiğim sigaranın dumanı rüzgarla yüzüne çarpardı. Sen başını sallar dumandan kaçmaya çalışırdın. Özür dilerdim, sigarayı bir başka tarafa tutardım, ki sana gelmesin yine duman. Yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle bakardın suratıma. Daha gidişimize vakit olurdu, seni oyalamak için bir meyve suyu daha söylerdim. Ya da kola. Hoşuna da giderdi ama değil mi? Önce futbol maçı, sonra maç sonrası biraz vakit geçirmek ya da tam tersi. Köpekleri severdin değil mi? Peşlerinden koştururdun oradaki köpeklerin. Zeytin ağaçları altındaki o yerde... Biz 'yetişkin' adamlar kart oynayarak ya da okey atarak zaman geçirirken, sessizce yanımda otururdun. Sayende küfür minimuma inerdi ortamda... Teşekkür ederim prensesim, öylesi zamanlarda kahvehanedeki, bir sürü adamın arasında yalnız kalan küçük kız olmayı sabırla karşıladığın için. Öylesi çekilmez bir halde olduğunda bile, sırf beraber olalım diye benimle geldiğin için...
Çok özledim prensesim... Zeytin ağaçlarının altındaki masalarda oturmayı... O süs köpeğinin tasmasını tutup peşinden koşturuşunu, tasmayı elinden kaçırıp köpeği yakalamaya çalışmanı... Küçücük bir kızdın sen.


   Hiç affedemem kendimi... Özür dileme fırsatım da olmadığından sanırım. Sen hastaneye kaldırılmadan bir kaç gün önceydi sanırım, oksijen tüpleri eve girmeden önce. Emin değilim... Son doğru düzgün konuşmamızdı. Ama ne konuşma. Sen salonda televizyonun karşısındaki yatağında yatıyordun. Televizyon her zaman açıktı zaten, televizyonun sesi geliyordu kulaklarımıza. Küçük 'stres' topunu almıştım, minyatür bir futbol topu. Yatağın ayakucunda durmuştum, topu sana atıyordum, sen de bana atıyordun. Hatırladın mı? Yapardık bunu zaten.  Hareket etmeliydin, bir şekilde çalışmalıydı kasların. Sağlam vücut sporla kazanılırdı. Öyleydi. Öyle olması gerekiyordu. Tamamen koyvermemek için, hareket şarttı, kaçınılmazdı. Ama zordu da değil mi?
Küçücük bir çocuk gibi dudakların büzüldü, dert yakınma vaktiydi. "Bir sigara başıma neler açtı görüyor musun?" Neden bilmiyorum, hiç acımadım sana. Attım topu. "Sen açtın başına. Sen içtin. Sen başladın sigaraya. Senin suçun." dedim. Tuttun topu, baktın bir an için. Her an biraz daha solduğunu görebiliyordum. "Ama isteyerek olmadı ki..." dedin. "Nasıl olmadı, sana zorla 'içeceksiiin' mi yaptılar. Özgür iraden vardı değil mi?" Dudakların biraz daha büzüldü, sesinden ne kadar güçsüz kaldığını kim olsa hissedebilirdi. "Ama ben çok küçüktüm... Beni kandırdılar." Sana inanmamı istiyordun, öyleydi, kandırılmıştın, kanmıştın. "Nasıl olsa bir şey olmaz, bir kereden bir şey olmaz dediler... Ama oluyormuş. İstemezdim ben hiç." Kızmıştım sana. Çünkü bu 'senin' suçundu. İntihar etmiştin sen, uzun süreye yayılmış yavaş bir ölümdü bana göre. "Kanmasaydın, inanmasaydın. Aklını kullansaydın." dedim. Topu son kez atıp arkamı dönüp odama gittim. Hatırlıyor musun bu 'son' konuşmamızı? Evimizdeki, son konuşmamızı.
   Öfkeyle bilgisayar başına geçip, internette olan arkadaşlarıma bu olayı anlatışımı hatırlıyorum şimdi. "Haklı değil miyim ama? Onun suçu... onun suçu..."
   Pişmanlık duymadım... Hastanede seni görene kadar. Nasıl da incelmişsin diye düşündüm. Erimiştin. Morluklarını gördüm. Bacakların, kolların nasıl incelmiş... Ruhunu almadan önce bedenini içiyordu. Kendi gözlerimle gördüm. Bunun böyle olacağını görememiş miydin ki? Belli değil miydi? Sonu bilmiyor muydun? İntihar değil miydi bu? Yavaş ve acının doruklarında.
   Kafama dank etmişti. Artık bitiyordu, kaçamazdık, geri dönülemezdi. Kurtulamazdın. Ölüyordun, gözlerimizin önünde ölüyordun. Kabul etmiştik. Sadece daha az acılı, daha huzur dolu, daha kabul edilebilir olsun diyeydi uğraş. Hayata dönemezdin, çünkü sen zaten onun ellerindeydin.
   Beraber düşlediğimiz hayalleri, toprağa gömme vakti yaklaşıyordu. Seninle birlikte gömülecekti onlar... Ve pişmanlıklarımız, seninle ilgili olanlar, su yüzüne çıkmaya başlamıştı. İlk akla gelen şey olacaktı. "Baba" denince kalbime batan, kanatan can kırığım olan parça. "senin suçun. sen yaptın!" ... "Ama ben çok küçüktüm... Beni kandırdılar." Kulağımda çınlıyor hala. Çınladıkça derine giriyor, yarıyor kalbimi. Kanda yüzüyorum.
   Özür dileyebilmeyi çok isterdim. Affetmeni çok isterdim. Affedebilecek zamanın olabilmesini çok isterdim... Şimdi beni her an takip eden ruhunu hissediyorum sadece. Yanımda olduğunu biliyorum, kırgınlığın olmadığını hissediyorum. Ama affedildiğimi söylemeni isterdim.



   O kadar mutluyum ki... Son nefesimi verme amacım gerçekleştiği için. Uzatıp daha da can sıkmaktansa, kendimi bırakıp size yol vermem gerekiyordu. Ben yokken yükselecektiniz, ben yokken engeliniz kalmayacaktı, ben yokken hızlanacaktınız. Son sürati her zaman seven ben, yavaş kullanmamı söyleyen sizleri hayatta hep yavaşlatıyordum... Bıraktım çünkü yarayı yok etmezsen acı çekmek yavaşlatır. Ben bir yaraydım... 'Bütün' ailemizi yavaşlatan, acıtan bir iltihaptım. Kırık bir kaç kemik gibiydim.
   O kadar mutluyum ki... Artık olması gerektiği gibi. Kısa zamanda, çok daha farklı ama iyi bir yerdesiniz her biriniz. Daha güçlü. Başınız dik, hiç eğilmedi. Hiç eğilmeyecek...
   O kadar mutluyum ki... Hiç kırgınlığım kalmadı. Ama zaten sen beni hiç kırmadın prensesim. Sen haklıydın, bu yüzden kırılmadım. Kırılamazdım, böyle bir hakkı görmedim kendimde.
   O kadar mutluyum ki... Şimdi daha iyisin, daha iyisiniz... Biz, daha iyiyiz. Bu yüzden artık üzülme. Suçluluk hissetme. Özgür bırak kendini. Kalbine batan kırıktan kurtulalım artık...
   Seninle, sizinle daha fazla vakit geçirebilmeyi ben de isterdim. Şşşt, ağlama. Beraber yapacağımıza söz verdiğim şeyleri yap, bu sırada gözlerini kapat. Bak gördün mü yanındayım. Ben sadece bir beden değildim... Her birimiz bedenlerin ötesinde varlıklarız, unuttun mu? İhtiyacın olduğunda, 'keşke...' dediğin her seferde ben yanındayım...
   O kadar mutlu ve gururluyum ki... Gözyaşlarım olsa ve aksa, her biri size ne kadar mutlu olduğumu söyler, gurur duymaktan bir an bile vazgeçmediğimi fısıldardı...
   Artık acı çekmiyorum, huzurluyum. Benim için üzülecek bir şey kalmadı. Unutma. Benim için üzülmeni istemiyorum. Benim için ağlamanı istemiyorum. Benden özür dilemeni istemiyorum. Ve hatta ne benden, ne de başka birinden özür dilemeni istemiyorum. Özür dileme. Özür dilenecek hiçbir şey yapmadın, yapmıyorsun ve yapmayacağını da biliyorum. "Af dilemek, her zaman izin istemekten iyidir." lafını sil kulaklarından... Kimseden af dileme...



   Topun için üzgünüm... O gün Emre o kadar çok canımı sıktı ki, eve dönerken küçük çaplı bir krize girdim sanırım. Topun bunun kurbanı oldu. O çocuk hep öyle, sadece canımı sıkıyordu o sıralar. Şimdiyse nerde göreceğim de konuşup canımı sıkacak. Eve gelirken, şarkı söyleyerek ağlıyordum. Hangi şarkıyı mırıldandığımı hatırlamıyorum. Kesik kesikti. Kapalıydı. Bulutlar... Yağmur yağacak gibi, her an gelebilir gibi... Ekim gibi falandı sanırım. Okuldan sonra, üzerimi değişirip okul bahçesine gidip zaman geçirdiğim dönemlerdi. Eve dönerken, gökyüzünün etkisi, Emre'nin yarattığı sinir bozukluğu, ve üzerinden çok fazla zaman geçmemiş olmasının etkisiyle oldu sanırım. Topu iki elimle sıkıyordum. Hırlayıp iki parçaya ayırdım topu. Plastik yumuşak şey, fazla da direnmedi hani. Sonra bir sürü parça oldu. Bir sürü parçaya ayırdım. Kesik nefesler alarak, gözyaşı akıtamayarak ağlarken belki otuz küsür parçaya ayırdım o ufacık topu. Yerlere saçmak geldi içimden hepsini. Belki de kanalizasyona atabilirdim... Yapamadım. Eve geldiğimde parçaları yatağımın üzerine dizip ağladım. Anneme gösterdim parçaları. Bunları toprağına gömmek istiyorum dedim. Bir şey demedi.
   Mezarlığa gidişimizde parçalarını oraya buraya gömdüm. Gördün mü? O senin topundu, bu yüzden seninle beraber olmalıydı. Ama ben pislik yapıp onu parçalara bölmüştüm... Emanete hıyanet gibi gelmişti. Senin topundu. Ellerimle kazıp toprağı her bir parçayı gömdüm... Topunu sana 'at'tığımı hissettin mi? Artık top sende...



   Her hücremde hissediyordum onu... Kaçınılmazdı, geri dönemezdik. Her şey bitmişti. 20 Gündür hiçbir şey yapmadan, hiçbir işe yaramadan ve üstelik hiçbir gelişme göstermeden olduğum yerde yatıyordum. Ben çok ağır bir yüktüm. Ve zaten bütün uğraşlarımız boşunaydı, çünkü her hücremde hissediyordum onu. Önceki seferlerin intikamını alırcasına acıtıyordu canımı. Her hücrem acıyla çığlık atıyordu. Artık dayanamıyordu bedenim. Bırakmak istememem, beni kurtarmıyordu bu kez. Sizin yaşatma çabalarınız da bir işe yaramıyordu. Ben adım attıkça, bastığım taşların ardımdan yok olduğu, arkama bakınca geri dönebilecek bir yolun kalmadığı bir yön bu. Tek yön.
   Ve yalvardım Tanrı'mıza... "Madem bu kadar çok acı çekiyorum, onların hayat boyu çekeceği acıları da ver bana -ki onlar hiç acı çekmesin. Onların acıları da benim olsun, ver onları bana."
   Hayattayken yapabileceğim son iyilik buydu size... Acılarınız benim oldu. Her hücremde hissediyordum.
   Ve sonunda... Bitti. Her hücrem ölüyordu ve öldük... Ben öldüm. Bitti.


   Yanıma anılarımı da aldım. Sen küçücük bir kızdın. Annen Side'ye tatile gelmiş o genç kızdı. Atıl, benim seçtiğim yolları seçmesini istemediğim delikanlım, küçük bir oğlandı... Biz hep beraberiz. 15 Nisan'da sen bağırırken herkese "Bugün bizim doğum günümüz!" diye, ben de seslendim, hissetmişsindir, "Bugün bizim doğum günümüz..."

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Karmaşık Hisler İçindeyim (Ay)

3/2/2009

Karmaşık Hisler İçindeyim ~ (Ay)

            "Uzaklardaki küçük bir aynadan yansıyarak odama giren ay ışığı, sihirle dolu bir davet; bilmediğim uzaklara. Hevesle tutmadan önce ellerini, karanlığın fısıltısını dinliyorum; "Unutma ışık daima söner, oysa karanlık ebedidir..."* Duraklamama neden, kendine isteyen... "

 

            Karanlıkta gizlendiği yerden çıkmaya korkarak duraklarken, akan gözyaşlarını hiç kimse görmedi. Yaşları kimseler göremesin diye karanlık tarafından silindi. Gecelerce bekledi, Ay'a baktı, bekledi... Yansıyan ay ışığına bakarken gözleri, gerçeğinin nasıl olabileceğini hayal bile edemezdi...

            Güneş boğarken karanlığı, gözlerini yumarak kendini teslim ediyordu iç karanlığına...

 

           

 

            Geri çekilip baktı bir süre yaptığı şeye. Buruk bir gülümseme yerleşti dudaklarına, biraz da alaycı. Sonra sinirle yüzünü buruşturdu. "Olmuyor olmuyor olmuyor!!! Bunu demekten vazgeç artık!" boş odada yankı yaptı sesi. "Zaten hiçbir zaman iplemedin yapmaya çalıştığım şeyleri!" yere çöktü, ağlamaya başladı. Elleri saçlarını yolmaya hazır, avuçlarının arasında tutamlar, derin nefesler alıp inleyerek ağladı. Kesilirken ağlaması iki büklüm olmuş yatıyordu yerde.

 

 

            "Ve yine uzaklardaki küçük aynadan yansıyarak odamda gezinen ay ışığı, sihirle dolu daveti tutuştururken yine ellerime; sigara dumanından acıyan gözlerim, gözyaşını dökmeye öyle hevesli ki... Tıpkı bedenimdeki herhangi bir boşluktan çıkıp kurtulmak, kaçıp uzaklara gitmek isteyen ruhum gibi. Sihirli daveti kabul edip, Ay'ı aracısız görmeyi dileyen tarafım gibi..."

 

            "Öldüğümde üzülecek kimsenin kalmayacağı günü bekliyorum intihar için. Ve evet kafam yerinde. İçmedim, uykusuzluğun etkileri de değil bunlar. Düşüncelerim gayet yerli yerinde, düzgün sırada çalışmaya devam ediyor. Sadece uzun ya da karmaşık bir şeyler karşılaştığım zaman, algılamada sorun yaşıyorum şuan. Onun dışında, inanın, normal zamanlardan daha iyi ve ciddiyim..."

 

 

            Ay onu lanetlemişti, bilerek mi bilinmez. "Öldüğünde çevrende kimse olmayacak... Hiç kimse. En yakınım dediklerini bile eriteceksin zamanla ve öldüğünde yapayalnız olacaksın. Bu sana zevk verecek. İtiraz etme, olacak olan bu." dediğinde aynadan yansıyan ay ışığı, hayretler içerisinde kalmış uzun süre bunun üzerine düşünmüştü. Sabrının taştığı bir anda, umutsuzluk fışkıran bir sesle, küçük penceresinin ucuna kadar gelip Ay'a bağırmıştı; "Sen peki? Sen kendine bak!" Tutamadığı göz yaşları her yere saçılmıştı. "Senin sanki çok bir farkın mı olacak benden, ya da diğerlerinden?!"

            "Oh, tatlım... Ben kendimi zaten biliyorum. Herkesten daha çabuk yok edeceğime eminim çevremdekileri. Sevdiklerimi, tek tek... Ben inkâr etmiyorum ki. Kaldıramasan da bu böyle."

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Su ~ Bölüm 1: "Su Günah Dolu"

18/10/2008

Su yumuşak, vurduğu yerleri uyuşturabilecek kadar da sert. Saatlerdir bedenimden kayıp giden sular, ben kendimde değilim. Tek düşünebildiğim, tek hissettiğim su. Yumuşaklığı, sesi, vuruşu, bedenimden kayışı, beni ıslatışı. Saniyeler, dakikalar, saatler... Belki de günler. Geçti bile artık, geriye akamaz zaman. Akıyor hep ileriye, devam ediyor. Ve su sesleri. Ruhumu temizlemeye devam et su, devam et. Hiç günahım kalmasın, tek bir leke bile görmesin kimseler, hepsini temizle. Bütün kirim karışsın lağıma, karışsın başkalarının günahlarıyla ve benden uzağa düşsün.



Su kirli, su tuzlu, su günah dolu. Bulutlardan iniyor yer yüzüne sular, yukarı çıktığından hızlı, dövüyor önüne geleni. Lağımlar buharlaşmış sanki de günahlarımız yağıyor, su bizi kirletiyor. Temiz değil artık. Temiz değiliz. Kirletti su bizi, gökyüzünden indi. Herhangi bir sokakta, başım göğe doğru, dayak yiyorum sudan. Vuruyor bana, vurduğu yerleri yakıyor, ama acı yok. Mutlu hissediyorum aksine, daha çok yağsın, daha çok vursun yüzüme. Gözümü açamam, gri gökyüzünü gördüm yeterince. Gözlerim kapalı, kendimi teslim etmişim suya. Gücümü emiyor yavaş yavaş, dayanıyorum yine de. Sırılsıklamım, giysilerim günahla yıkandı. Yağmur dindiğinde yakılmalı, yok edilmeli. Saçlarımı kazıtmalı, ne kadar sabunlarsan sabunla, hiçbir kimyasal geçiremez günahları; suyun aldığı, suyun geri verdiği günahları.

Avuçlarımı açıyorum, su dolsun diye, içmek için. Günahla dolmalı ki içim, yok edilmem için sebep doğsun. Yok edilmeliyim ki kahraman gözüyle baksınlar bana. Bulutların üzerine çıkabilmem için yok edilmeli? Yakılmalıyım ben de, küllerim suya karıştırılmalı ve suyla buharlaşmalıyım. Suyun parçası olmak için dua ediyorum. Su bunun olmayacağını göstermek istercesine doluya dönüyor ve canımı acıtıyor, bundan mutluluk duyamıyorum. Kaçmak zorundayım bir köşeye, buz parçaları yüzümü yaraladı bile. Yanağımda kesikler var, su yaptı, su kesti.

Yer titriyor gök gürültüsüyle, gözlerim kapalı olduğu halde görüyorum şimşekleri. Griler kararıyor, kara bulutlar tepemde. Dolu bitti, su var yine. Hızlı, sert. "Koş" diyor rüzgâr. "Koş, kurtulmak için kendinden"

Gözlerimi açmaya cesaretim yok hâlâ, koşuyorum nereye koştuğumu bilmeden. Çukur ve tökezliyorum, suyun üzerine düşüyorum yüzüstü. Kalkamıyorum. Kollarım, emirlere cevap vermiyor, bağlar koptu.

Saniyeler, dakikalar, saatler... Belki de günler. Bir süre kaldım orada öylece. Uyudum, uyandım. Yağmur yağıyordu hep, yorganım olmuştu üzerime. Tekrar uyudum, sokaktan kimseler geçmiyordu, suyun içinde, suyla bütünleştim. Açlık yok, su zaten var.

Uyandım. Kollarıma emirler verdim yine, beni dinledi bu kez. Ve kalktım ayağa, ama başım döndü, düştüm suya tekrar. Sırtüstü düştüm bu kez. Su gözlerime girdi, yaktı. Su tuzlu. Su günah dolu. Gözlerimi yakan günahlardı.

Ağlıyorum, su benimle dalga geçiyor. Ağlıyorum yine de. Rüzgâr yine "Koş" diyor. Kalkamıyorum ki yerimden. Sıcak bir şey yaklaşıyor, bir el hissediyorum, kolumu tutan, çeken. Zorla kaldırıyor beni, her kimse. "Gözlerini aç!" diye bağırıyor kulağımın dibinde. Uzun zamandır insan sesi duymamıştım. Açıyorum gözlerimi, bakıyorum. Üniformalı bir adam. Omzunda silahı. "Yürü" diyor bana. İtaat ediyorum. "Sen asker misin?" sesim çatlak, uzun süredir konuşmadığımı belli eden bir pelteklik var. Başını sallıyor.
Uzun süre yürüyoruz, su bizi dövüyor. Sağa sola bakıyorum, binalar değişmiş. Boyaları akmış, dinmek bilmeyen yağmurdan olsa gerek. Yüzüme bakmıyor asker hiç, çok korkunç halde olmalıyım -ki korkuyor benden. Korktuğu için bakamıyor.

Diğerlerine göre eski, beton bir binaya sokuyor beni. Karanlık içerisi, kolumdan tutuyor, karanlıkta o yönlendiriyor beni. Duruyoruz bir kaç kat merdiven çıktıktan, bir kaç koridor geçtikten sonra. Kapı tıklaması duyuyorum, ve kapıyı açtığında kör edici bir ışık çarpıyor yüzüme. İtekliyor beni. Çatıları gösteren, büyük pencereler. Su var üzerlerinde, su iniyor hala gökyüzünden. Ağzım açık camdaki damlalara bakıyorum. Kapının gıcırtısı geliyor kulağıma. Kapandı. Fısırdaşmalar. Bir iki kelime seçiyorum aradan, ama bağ kuramıyorum. Önemi yok. Su önemli olan. "Su?" diyor arkamdan gelen ses, dönüp bakıyorum suratına aptal aptal. "Adın Su senin" diyor. Şaşırıyorum, adım Su muydu?

Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Rüzgâr

19/6/2008

    "Sıcak esen rüzgâr... Saçlarının uçuşmasına neden oldu. Babasının dediğine göre dışarıdan ucube gibi görünmesine neden olan uzun saçları. Aslında çok uzun olmayan, siyah, düz saçları. Gözlerini; koyu gri gözlerini örten, rüzgâr ne yöne eserse o yöne savrulan saçları. Saçları, yaz rüzgârıyla denizin olduğu tarafa savruldu.

    'Deniz... İçinde boğulabileceğim... Beni kabul eder mi? Dibine batsam beni bir parçası olarak kabul eder mi?'"

    Kız başını kaldırınca yazdığı yazıdan, balkon kapısından onu izleyen kardeşini gördü. Kısa bir süre bakıştılar. Kızın yüz ifadesi her saniye biraz daha değişiyordu. Ağır çekim gibi, parça parça ve komik.

    "Ne istiyorsun?" diye sordu.

    "Hiç" dedi kardeş.

    "Gerçekten mi?" 'yalan söylediğini biliyorum' diyordu sestonu.

    "Gerçekten, hiç. Hiçbir şey istemiyorum."

    "Peki" dedi. Eli çay bardağına gitti. Açık, orta şekerli çayından bir kaç yudum aldı. Fincanı masaya bıraktığında gözlerini önündeki deftere çevirdi, kalemini aldı. Tam yazacakken, kardeşinin hâlâ orada durmasından rahatsız olup, "Gitsene!" dedi. Bakışlarını defterden kaldırmış, kardeşine dik dik bakıyordu. "Niye hâlâ buradasın?"

    "Niye gitmemi istiyorsun?"

    'Tanrım suçum neydi?' dercesine ellerini açıp, yukarı baktı, balkon tavanına. "Sorularıma soruyla cevap vermek çok mu hoşuna gidiyor?"

    "Belki, biraz..."

    "Biraz? Hep böyle yapıyorsun. Hep sorulara soruyla cevap veriyorsun."

    "Hep değil! ve evet hoşuma gidiyor, n'olmuş?"

    "Rahatsız ediyor."

    "Öyleymiş, annem de dedi bunu. Şimdi sen de diyorsun işte. Babam da der yakında... Sonra arkadaşlarım, sonra beni tanıyan herkes..." yüzü bozulmuştu çocuğun. Somurtmaya başladı.

    Kız güldü. Sokağa çevirdi başını. Sokak lambaları yanmıyordu. Evlerden sokağa düşen ışık demetleri bir parça aydınlatıyordu sokağı.

    "Ne yapıyorsun?" dedi kardeş.

    "Bana çay koy, sana ne yaptığımı söyleyeyim." dedi kız. 'Çok mu çıkarcıyım?'

    "Kaç şeker?"

    "Üç. Öğrenememişsin gibi her seferinde sormaktan vazgeçsen artık?"

    Kardeşi mutfaktan balkona açılan kapıya yürüdü, içeri girdi. Kız da yazıya gömüldü. "Babasının, annesinin, aileden diğer kişilerin, arkadaşlarının, öğretmenlerinin, onu tanıyan herkesin, tüm insanların olmasını istediği kişi olamadığı için en büyük tutkusunun onu içine almasını umuyordu."

    "Çayın..."

    "Sağol yavrum." gülümsedi.

    "Ne yaptığını söylesen?"

    "Kör müsün? Yazı yazıyorum!" dedi dalgacı bir havayla. Kendini tutamadı güldü. Kardeşiyse ona aldırmadı.

    "Neden?"

    "Ne?" afallamıştı. "Ne demek 'neden?'" ses tonu, yüz ifadesi bunu bariz bir şekilde ortaya koyuyordu.

    "Neden yazıyorsun? Yazmış olmak için mi?"

    "Tabi ki hayır! Saçmalamasana. Yazmak istediğim için yazıyorum."

    "Neden yazmak istiyorsun, onu soruyorum işte."

    "Zihnimde resimler beliriyor bazen, tamam mı? Tanımadığım kişiler, daha öce görmediğim yerleri görüyorum. Ya da tanıdık kişileri, daha önce gördüğüm yerleri görüyorum. Bir resmi yakaladıktan sonra devamı geliyor ve bir anda olayın içinde buluyorsun kendini. Devamı istesen de istemesen de geliyor. Bazıları gördüklerini paylaşmak ister... Ben paylaşmak istediğim için ve daha önce yakaladığım, tanığı olduğum olayları tekrar hatırlayabilmek için yazıyorum. Veya içinde biriken şeyler olur ya hani, bir şekilde atmak istersin onları içinden. Küfrederek, ağlayarak, gülerek, şarkı söyleyerek ve saire. Ben yazarak atıyorum içimdekileri. İnsanlar belki beni anlar diye umuyorum biraz da. Anladın mı?"

    "Anladım. Peki şimdi ne yazıyorsun?"

    "Bir oğlan gördüm. Sana benziyordu. Belki senin bir kaç yıl sonraki halindir." dedi gülerek.

    "Sahi mi? Nasıldım? Ne yapıyordum?" dedi kardeş.

    "Otların arasındaydın, belki buğday. Ya da güneşte sararmış yabani otlar... Şimdi esen rüzgâr gibi rüzgâr esiyordu. Saçların daha uzundu, gözlerin görünmüyordu. Denizde boğulmak istiyorsun zihnimde."

    "Neden? Denizde niye boğulmak isteyeyim ki?"

    "Bazı şeyleri anlaman zor sayılır ama anlarsın belki. Herkesin olmanı istediği kişi olamadığını düşünüyordun. Eğer ilerde böyle bir sorunun olursa, olmak istediğin kişi ol yeter."

    "Belki de gördüğün ben değildim."

    "Umarım... ve şimdi kaybol çocuk, fazla soru soruyorsun, meşgul ediyorsun. Anladın mı? Kaybol."

    "Kayboluyorum, hemen. Tamam." dedi ve gitti.

    "Gözlerini açtı. Tavanında bile poster olan odasındaydı. Gece mi gündüz mü anlayamadı, her zaman kapalı duran panjurlardan. Baş ucunda duran telefonuna baktı. Güneşin doğmasına yarım saat kadar vardı. Geç kalmış gibi fırladı yataktan. Yerde çıkarıldığı gibi duran siyah kotunu giydi. Telefonu yatağın üstünden aldı ve gardırobunun başına geçti. Gardırobun kapaklarını açmadan telefonu cebine tıkmıştı bile. Bir tişört seçip geçirdi üstüne. Aceleyle çıktı odadan, mutfağa daldı. Buzdolabından aldığı bir iki parça peyniri mideye indirdi. Peynirlerin sindirimi başlamadan sokağa çıkmıştı.

    Yokuş aşağı koştu, düz yollarda yürüdü, yokuş yukarı çıktı...

    Sahile vardığında güneşin doğmasına az kalmıştı. Hava aydınlanmaya başlamıştı bile. Her zaman oturduğu kayaya oturdu. Sanki güneşe aşıkmış gibi, doğuşunu izledi. Dalga sesleri müzik oldu ona."

   

    "Abla!"

    "Ne var?!"

    "Annem çağırıyor."

    "Tamam. Geliyorum."

    Masadan kalemini, silgisini, defterini ve çay bardağını aldı kız ve içeri girdi.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı