![]()
![]()
4.45 sularıydı. Sabaha kadar uyumama kararı almışlardı beraber. Uykuları açılsın diye, kendilerine gelmek için balkona çıktılar. Oğlan balkon kapısını açtı kıza, kız teşekkür edip balkondaki iki sandalyeden birine oturdu. Oğlan da diğer sandalyeye geçti. "Soğukmuş." dedi kız. Oğlan kıza sordu: "Üşüdün mü bi'tanem?" "Hayır, henüz değil. Kahve yapmamı ister misin?" diye sordu kız. Oğlan başını 'hayır' anlamında sallayıp, bıkkın bir ses tonu ile "İçimiz dışımız kahve oldu. Uykumu açmaktan çok, uykumun gelmesine ve midemin bulanmasına neden oluyor." dedi. "Benim de" diyerek onayladı kız. Yayılıyordu sesleri. Hafif bir meltem esti. Kız kollarını sıvazladı. "Üşüdün sen, hırka getireyim sana." diyerek kalktı oğlan. Kız bir şey diyemeden içeri gitmişti. Oğlan içeride hırka ararken kız evlerinin balkonundaki (kıza göre) eşsiz manzaraya bakıyordu. Şehrin ışıklarıyla karanlığın dansı, mükemmel denge... "Muazzam bir kompozisyon, resmini çizebilseydim keşke." diye geçirdi kız içinden.
Şehrin tepelerinden birinde onar katlı üç binanın olduğu bir sitede oturuyorlardı. İki oda bir salondu evleri. Kirası çok değildi. Zaten oğlanın işi iyiydi... Maaşı evin tüm giderlerine yetiyordu. Kızın maaşlı bir işi olmasa da çeşitli yerlere makaleler, deneme yazıları yolluyordu. Çeviri yaparak katkısı oluyordu ev bütçesine. Aynı zamanda üniversitesinde doktora yapıyordu. Bu yüzden maaşlı bir işte çalışamıyordu ya. Evleneli yaklaşık bir sene oluyordu.
Kızın aklına balayları geldi. Amerika’ya gitmişlerdi beraber. Ucuz bir pansiyonda kalmışlardı. İki hafta gezinmiş, sonra bir gemiyle İtalya'ya gitmişlerdi. Oradan trenle tüm Avrupa'yı dolaşmışlardı. Her ülkede bir iki gün, ucuz yerlerde kalmışlardı. Kızın çocukluk hayaliydi bu. Hayallerinin erkeğiyle, hayallerini gerçekleştirebilecek kadar şanslıydı.
Bu sırada oğlan geldi. Hırkayı kızın omuzlarına örttü. Sandalyesini, kızın sandalyesine yaklaştırdı. "Sarılmamı ister misin?" diye sordu. Gülümseyerek "Olur." dedi kız. Oğlan sağ kolunu kızın omzuna attı, kendine çekti kızı, kız da oğlanın göğsüne yaslandı. Beraber seyrettiler dışarıdaki manzarayı. Mutluydular. Gözlerinden okunuyordu. Uzun süre öylece durdular. Sessizliğe gömülmüşlerdi... Kız "Susadım... Sana da su getireyim mi?" diyene dek sessizliği bozan tek bir çıt bile yoktu. "Yarım bardak." dedi oğlan, kız kalktı. Oğlan kızın elini tutuyordu. O narin, küçük eli bırakmak istemiyordu, ama bırakmak zorunda kaldı. Kız elinde büyük bir bardak suyla geldiğinde dalmıştı. Kız oturup suyun yarısını içti, sonra bardağı oğlana uzattı. Oğlan suyu içti. Kız bardağı içeri götürdü. Kız balkona geri gelince yine eski pozisyonlarına döndüler... Oğlan kızın saçlarını okşuyordu, kız sanki ayrı dururlarsa vücutları bir daha hiç kavuşmayacakmış gibi sıkı sarılmıştı ona. "Aşk bu." diye geçirdiler içlerinden.
Saat 6.00'a geliyordu. Güneş görünmüştü. Amaçlarına ulaşmışlardı, sabah olmuştu. Geceyi güneşle sarıp, rafa kaldırmışlardı beraber.
Kız esnedi, bebeksi bir sesle "Artık uyuyalım mı?" dedi. Ayağa kalktı oğlan ve kızı kaldırdı yerinden. Yatağa gittiler beraber. "Şu an sadece uyumayı mı istiyorsun?" dedi oğlan yatağa yattıklarında. "Sevişmeyi de istiyorum, ama şuan çok uykum var" diye cevapladı kız. "Nasıl istersen." dedi oğlan, buruk sayılabilecek bir tonda. Değdi dudakları birbirine, kız gülümsedi sonra. Başını yastığa gömdü sonra. Sarıldı oğlan kıza, 'kaşık pozisyonu'nda uyudular...
Uyurken bedenleri ayrıldı birbirinden, yatağın kendi taraflarına geçtiler, bilinçsiz olarak. Birbirlerini sıkmadan, rahatsız etmeden uyudular. Akşama kadar.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Rüzgarla dans etti saçları; aşağıdaki sokak lambalarının ışığıyla parlayan... Keskin rüzgârın yüzündeki soğukluğu onu gülümsetti. Parmak uçlarını hissedemiyordu artık; ama önemli değildi. Etraftaki apartmanlara baktı. Kimse uyanık değil, tüm ışıklar kapanmıştı. Mavi-beyaz sokak lambaları olmasa alacakaranlık aşağıdaki sokak. O ise sokağa bakıyordu, kuş bakışı.
Soğuktu her şey. Karanlığın bedenini kuşatması, rüzgârın acımasız tokatları, bir buz kristali gibi gözyaşları...
Kapalıydı gözleri, diğer duyularını kullanarak görmeye çalışıyordu çevresinde olup bitenleri. Bir gece kuşu yakınlardan uçuyor, kanatlarını her çırptığında yayılan ses dalgaları kulağına geliyordu. Titreşimler. Yerdeki, havadaki... Hissetmeye çalışıyordu. Biliyordu, hissedebildiği zaman, görebilecekti gerçekleri, tüm gerçekliğiyle. Uğrunda ne yapması gerekirse, yapacaktı. Zor olsa bile. Bir kapı açıyorlardı sanki onun için, her şeyi hissettiğinde salacaktı kendini ve alacaklardı onu aralarına. Kurtulacaktı tüm sıkıntılardan, üzüntülerden... Korkular yok olacaktı gideceği yerde, cennet katında bir yer. Sevdiği biri vardı ona kapıyı açan, yanına çağıran. Onunla gitmek istiyordu, ama geride bırakacakları... Terketmiş olmayı istemiyordu; ama ya terkeden kendisi değilse, aslında terkedilense? İnsanların onu bıraktığına inanmak istemiyordu. Yalnız kalmaktan korktuğu için değil. Yalnızlıktan korkmuyordu. Sadece... Sadece bırakılmış, terkedilmiş olmak... Çok acı...
Yanağından süzülüp tişörtüne damladı yaşlar. Ağlamıyordu, sadece akıyordu onlar. "Ağlamak bu mu? Bu ağlamak değil." dedi içinden. Gerçekten ağlamayalı çok uzun zaman oluyordu. Ağlayan kimseyi de görmemişti. "Kimse ağlamıyor, içten içe gülüyorlar. Sadece insanlar kendileriyle ilgilensin diye ağlama süsü veriyorlar kendilerine!" dedi fısıltıyla. Gecenin karanlığında yayıldı fısıltısı.
Rüzgârın tokatlarına dayanmak güçtü. "Çok soğuk." Gözlerini açmaya korkuyordu. "Açarsam gözlerimi; çok yüksekte olduğumu farkeder, paniğe kapılır, düşerim. Düşmek istiyor muyum, istemiyor muyum? İstediğim düşmek değil ki, atlamak. Bile bile ölüme atlamak var, istemeden düşmek var."
Düşmekle atlamak arasındaki farkları bulmaya daldı kafası. Tartıp durdu beyninde ikisini de. Kendi kendine konuştu uzun süre. "Düşmek ya da atlamak. Sonu aynı şey değil mi? 10 katlı bir apartmanın tepesindesin, ha düşmüşsün ha atlamışsın? Ne farkeder? Öleceksin sonuçta. Ama bir fark olmalı, insanın kendi isteğiyle bırakması ya da istemeden dalması sonsuzluğa... Ama istemiyor olsa 10 katlı apartmanın tepesine, gece vakti niye çıksın ki? Manzara mı seyredecek? Burada manzara falan yok, alacakaranlık dar sokaklar, ışıksız her yer. Sokak lambalarının ışığı anca geliyor buraya. Bu manzara mı? Nesi hoş bunun? Böyle bir yere insan anca intihar etmeye gelir."
Kafasını şimdi kurcalayan, intihardı. "İntiharın sebepleri, sonuçları... İnsan neden intihar eder? Geride kalanları hiç düşünmez mi? Ben düşünmedim. Onlar beni düşündüler mi? Düşünüyorlar mı? Düşünüyorlarsa ben anlamayacak kadar aptal mıyım? Belki... Düşünmediler, düşünmüyorlar, düşünmeyecekler gibi geldiği için düşünmekten vazgeçmedim mi onları?"
Kırıldım, parçalandım
Parçalarım dağıldı
Ufalandı
Kayboldu...
Sen kaybettin...
Kaybettin...
Beni.
Bir adım geri attı. Ayakta durmaktan yorulmuştu, biraz daha gözleri kapalı dursa uyuyacaktı. Öyle bir durumda uyuyakalması çok matrak olurdu tabi ve gereksiz. Gereksiz şeylerle uğraşmamalıydı. Uğraşmaması gerektiğini düşünüyordu. Oturdu yere, "beton da soğuk, her yer soğuk..."
Buz gibi soğukta,
Kollarında olmaya ihtiyacım varken
Sırtını döndün bana
Bakmadın suratıma
Ağladığımda ciddiye almadın
"çatladı!" dedim umursamadın
"kırıldı!" dedim,
Sebeplerim yetersizdi senin için.
O uyurken yanına bir not bırakmıştı. Notu anlarsa belki, kurtarmaya gelirdi... Ama o gelene kadar çok zaman geçecekti.
Yorum (2) Kalıcı Bağlantı

"Çatıdayım, en uç noktada. Bırakmak istiyorum kendimi sonsuz boşluğa. Gereken tek bir adım. Tam adımımı atacakken, arkamdan "atlama!" diye bağırır mısın? Seni dinlemesem, atsam adımımı; koşup beni tutar mısın? Elimden tut. Çek beni, uzaklaştır o uçtan, yoksa gideceğim boşluğa. Bunu yapar mısın benim için?
Sana direnirsem, karş çıkarsam; kendimi saldığımda karanlığa elini belime dolayıp kurtarır mısın beni? Düşmeme izin vermezsin değil mi?
Aklımı geri getirsek gittiği yerden. Yaptığım şeyin saçmalığı kafama dank etse, sana sarılıp ağlamama izin verir misin? Ben sana boğarcasına sarılmışken, elin saçlarımda gezinir mi? Kulağına "sen bir meleksin, benim meleğimsin" diye fısıldasam, bunun doğrulundan şüphe etmezsin değil mi?
Teşekkür etsem sana, şükran olarak sevgimi versem; kabul eder misin? "Seni çok seviyorum!" desem, buna tüm kalbinle inanır mısın? Sende beni sever misin? Beni seviyor musun?"
Aslı..
Yorum (3) Kalıcı Bağlantı
Gözlerinin üzerine düşmüş bir tutam saç vardı. Maviye boyattığı saçları. Yaşlarla dolu koyu mavi gözleri. Kırmızı rujlu dudakları.
Ağlamaklı, nefesini içine çekti, yere bakmayı bırakmadı. Sağ eliyle dudaklarını sildi, ruj çenesine, yanaklarına dağıldı. Tuttuğu gözyaşları gözlerinden boşaldı. İnanmak istemiyordu; inandırıcı gelmiyordu. Hıçkırıyordu. Hıçkırıklar onu boğdu.
"Yeter!"
Kendini yere bıraktı. İki büklüm oldu, olduğu yerde yattı. Ara ara hıçkırarak, gözlerinden sıcak yaşlar süzülürken bekledi. Sanki zamanın geri alınmasını bekliyordu. Zaman geriye alınsa onu kurtarabilirdi. Onun kayıp düşmesine engel olabilirdi -Onun yüzünden düşmüştü... O an; "bırak!" diyişi "Bırak! yoksa sende düşeceksin!". "Hayır! Bırakamam!" derken terli elleri ellerinden kaydı. Tutamadı onu. "Hayııır!!!" çığlık atsa bile bir işe yaramaz. Onun ardından aşağı atlamak istemişti. İstiyordu. Onsuz yapamazdı, yapamıyordu.
Dudaklarına, yanaklarına sürtüp duruyordu ellerini bilinçsizce. Her tarafa dağılmıştı ruj. Elleri kıpkırmızıydı.
Hüzünlü ve hırçın. Öfkeli. Kendine öfkeli.
Karanlık gecede rüzgâr onu yaladı. Gözyaşlarının süzüldüğü yanakları, gözyaşlarının kaynağı, gözleri üşüdü...
Yorum (2) Kalıcı Bağlantı
Her şeyden habersiz, dağınık odamdaki yatağımda, bir ağustos günü, sabah 10.00 civarı, uyuyorum. Evin içinde bir karmaşa, hareketlilik. Yerimden kalkmak istemiyorum. Her zaman olduğu gibi üşengeçliğim baş gösteriyor.
Tanıdık insanların sesleri geliyor kulağıma, seslerinde telaş var. Annem aniden odama dalıyor ve "Aslı biz babanı Antalya'ya götürüyoruz. Birsen Teyzenle Baturhan burada. Baban geri geldiğinde evin temizlenmiş olması lazım. Evi temizlersiniz" diyor. Biraz para bırakıp odamdan basıp gidiyor. Acele ile kapıda Birsen Teyze'ye bir şeyler söylediğini duyuyorum. Evden çıkıyor, kapının kapanmasından anlıyorum.
Birsen Teyze gülümsemeye çalışarak odama geliyor, kalkıyorum üşengeçliği kovup. Balkona çıkıyorum neler oluyor diye. Ben balkona çıkarken Birsen Teyze aşağı inmiş. Balkondan bakınca aşağıdaki görüntü karşısında ne yapacağımı şaşırıyorum.
Bir sürü kişi toplanmış... Annem, abim, akrabalardan o sıralar yanımızda olanlar, herkes... Herkes telaşlı. Acıyan bakışları uzaktan tam seçemiyorum miyopluk yeni yeni ortaya çıktığından, ama hissediyorum, pis delici bakışları.
Babamı ambulansa bindiriyorlar, sonra ambulans vuuuuuuuuuuuUUU vuuuUUuuuu diye öterek gidiyor. Geriye kalanların bir kısmı arabalara binip ambulansın peşi sıra gidiyor. İçeri giriyorum. İçimde bir yere bir şey oturuyor. Anlamama yardımcı olan bir şey, yardımcı oluyor... "Ölecek... Artık çok geç..."
Evde sanki misafirmişim gibi şaşkın şaşkın dolaşıyorum. Birsen Teyze sarılıyor bana, birazcık umut kırıntısıyla; "iyileşecek" diyor. Gözyaşlarım tişörtüne dökülüyor...
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı