Her hücremde hissediyorum onu. Kaçabileceğimi, kurtulabileceğimi sanmıştım. Ne büyük yanılgı. Daha önce pek çok kere ona yaklaşıp suratına gülmem, onunla dalga geçmem, geçebilmiş olmam nasıl da kandırdı beni... Ölümle dalga geçemezsin Dolunay, yapabileceğini sanırsın ama asıl dalgayı vuran odur. Unutma. ... Her hücremde hissediyorum onu, her hücremde ölüyorum... Yavaş değil, son sürat. Ölüyorum. Çok üzgünüm Dolunay... Gülümsemeye çalışmak bile zor geliyor artık. Gücüm kalmadığı bebeğim... Gücüm kalmadı ve hepsi benim suçum...
Her hücremde hissediyorum onu, ben bırakıyorum.
Hatırlar mısın o zeytin ağaçlarını?
Küçük, ince, gri-yeşil yapraklarını?
Onların altında otururken esen rüzgarı?
Ve rüzgara rağmen bizi kavuran havayı?
Çok özledim prensesim... Beraber geçirdiğimiz zamanları. Unutmadım ben, sen hatırlıyor musun? Hadi okuluma gidelim derdim, bildiğin kahvehaneyi neden sana 'okul' diyerek anlattıysam... Yanımda gelmek isterdin tabi, ne zaman olmaz dedin zaten. Orda köpekler vardı, evde tek başına oturmaktan iyiydi en azından, konuşan amcalar vardı. Arkadaşlarım, amcaların... Yalnız kalmanı istemezdim ben de, gelirdin. Ama yine yalnızdın, tek başınaydın. Küçücük bir kızdın. Zeytin ağaçlarının altında çömelirdin, sonra hevesle gelip yuva yapan karıncalardan bahsederdin ve onları izlemeye dönerdin. Sıkılırdın. Yanıma gelirdin. İçtiğim sigaranın dumanı rüzgarla yüzüne çarpardı. Sen başını sallar dumandan kaçmaya çalışırdın. Özür dilerdim, sigarayı bir başka tarafa tutardım, ki sana gelmesin yine duman. Yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle bakardın suratıma. Daha gidişimize vakit olurdu, seni oyalamak için bir meyve suyu daha söylerdim. Ya da kola. Hoşuna da giderdi ama değil mi? Önce futbol maçı, sonra maç sonrası biraz vakit geçirmek ya da tam tersi. Köpekleri severdin değil mi? Peşlerinden koştururdun oradaki köpeklerin. Zeytin ağaçları altındaki o yerde... Biz 'yetişkin' adamlar kart oynayarak ya da okey atarak zaman geçirirken, sessizce yanımda otururdun. Sayende küfür minimuma inerdi ortamda... Teşekkür ederim prensesim, öylesi zamanlarda kahvehanedeki, bir sürü adamın arasında yalnız kalan küçük kız olmayı sabırla karşıladığın için. Öylesi çekilmez bir halde olduğunda bile, sırf beraber olalım diye benimle geldiğin için...
Çok özledim prensesim... Zeytin ağaçlarının altındaki masalarda oturmayı... O süs köpeğinin tasmasını tutup peşinden koşturuşunu, tasmayı elinden kaçırıp köpeği yakalamaya çalışmanı... Küçücük bir kızdın sen.
Hiç affedemem kendimi... Özür dileme fırsatım da olmadığından sanırım. Sen hastaneye kaldırılmadan bir kaç gün önceydi sanırım, oksijen tüpleri eve girmeden önce. Emin değilim... Son doğru düzgün konuşmamızdı. Ama ne konuşma. Sen salonda televizyonun karşısındaki yatağında yatıyordun. Televizyon her zaman açıktı zaten, televizyonun sesi geliyordu kulaklarımıza. Küçük 'stres' topunu almıştım, minyatür bir futbol topu. Yatağın ayakucunda durmuştum, topu sana atıyordum, sen de bana atıyordun. Hatırladın mı? Yapardık bunu zaten. Hareket etmeliydin, bir şekilde çalışmalıydı kasların. Sağlam vücut sporla kazanılırdı. Öyleydi. Öyle olması gerekiyordu. Tamamen koyvermemek için, hareket şarttı, kaçınılmazdı. Ama zordu da değil mi?
Küçücük bir çocuk gibi dudakların büzüldü, dert yakınma vaktiydi. "Bir sigara başıma neler açtı görüyor musun?" Neden bilmiyorum, hiç acımadım sana. Attım topu. "Sen açtın başına. Sen içtin. Sen başladın sigaraya. Senin suçun." dedim. Tuttun topu, baktın bir an için. Her an biraz daha solduğunu görebiliyordum. "Ama isteyerek olmadı ki..." dedin. "Nasıl olmadı, sana zorla 'içeceksiiin' mi yaptılar. Özgür iraden vardı değil mi?" Dudakların biraz daha büzüldü, sesinden ne kadar güçsüz kaldığını kim olsa hissedebilirdi. "Ama ben çok küçüktüm... Beni kandırdılar." Sana inanmamı istiyordun, öyleydi, kandırılmıştın, kanmıştın. "Nasıl olsa bir şey olmaz, bir kereden bir şey olmaz dediler... Ama oluyormuş. İstemezdim ben hiç." Kızmıştım sana. Çünkü bu 'senin' suçundu. İntihar etmiştin sen, uzun süreye yayılmış yavaş bir ölümdü bana göre. "Kanmasaydın, inanmasaydın. Aklını kullansaydın." dedim. Topu son kez atıp arkamı dönüp odama gittim. Hatırlıyor musun bu 'son' konuşmamızı? Evimizdeki, son konuşmamızı.
Öfkeyle bilgisayar başına geçip, internette olan arkadaşlarıma bu olayı anlatışımı hatırlıyorum şimdi. "Haklı değil miyim ama? Onun suçu... onun suçu..."
Pişmanlık duymadım... Hastanede seni görene kadar. Nasıl da incelmişsin diye düşündüm. Erimiştin. Morluklarını gördüm. Bacakların, kolların nasıl incelmiş... Ruhunu almadan önce bedenini içiyordu. Kendi gözlerimle gördüm. Bunun böyle olacağını görememiş miydin ki? Belli değil miydi? Sonu bilmiyor muydun? İntihar değil miydi bu? Yavaş ve acının doruklarında.
Kafama dank etmişti. Artık bitiyordu, kaçamazdık, geri dönülemezdi. Kurtulamazdın. Ölüyordun, gözlerimizin önünde ölüyordun. Kabul etmiştik. Sadece daha az acılı, daha huzur dolu, daha kabul edilebilir olsun diyeydi uğraş. Hayata dönemezdin, çünkü sen zaten onun ellerindeydin.
Beraber düşlediğimiz hayalleri, toprağa gömme vakti yaklaşıyordu. Seninle birlikte gömülecekti onlar... Ve pişmanlıklarımız, seninle ilgili olanlar, su yüzüne çıkmaya başlamıştı. İlk akla gelen şey olacaktı. "Baba" denince kalbime batan, kanatan can kırığım olan parça. "senin suçun. sen yaptın!" ... "Ama ben çok küçüktüm... Beni kandırdılar." Kulağımda çınlıyor hala. Çınladıkça derine giriyor, yarıyor kalbimi. Kanda yüzüyorum.
Özür dileyebilmeyi çok isterdim. Affetmeni çok isterdim. Affedebilecek zamanın olabilmesini çok isterdim... Şimdi beni her an takip eden ruhunu hissediyorum sadece. Yanımda olduğunu biliyorum, kırgınlığın olmadığını hissediyorum. Ama affedildiğimi söylemeni isterdim.
O kadar mutluyum ki... Son nefesimi verme amacım gerçekleştiği için. Uzatıp daha da can sıkmaktansa, kendimi bırakıp size yol vermem gerekiyordu. Ben yokken yükselecektiniz, ben yokken engeliniz kalmayacaktı, ben yokken hızlanacaktınız. Son sürati her zaman seven ben, yavaş kullanmamı söyleyen sizleri hayatta hep yavaşlatıyordum... Bıraktım çünkü yarayı yok etmezsen acı çekmek yavaşlatır. Ben bir yaraydım... 'Bütün' ailemizi yavaşlatan, acıtan bir iltihaptım. Kırık bir kaç kemik gibiydim.
O kadar mutluyum ki... Artık olması gerektiği gibi. Kısa zamanda, çok daha farklı ama iyi bir yerdesiniz her biriniz. Daha güçlü. Başınız dik, hiç eğilmedi. Hiç eğilmeyecek...
O kadar mutluyum ki... Hiç kırgınlığım kalmadı. Ama zaten sen beni hiç kırmadın prensesim. Sen haklıydın, bu yüzden kırılmadım. Kırılamazdım, böyle bir hakkı görmedim kendimde.
O kadar mutluyum ki... Şimdi daha iyisin, daha iyisiniz... Biz, daha iyiyiz. Bu yüzden artık üzülme. Suçluluk hissetme. Özgür bırak kendini. Kalbine batan kırıktan kurtulalım artık...
Seninle, sizinle daha fazla vakit geçirebilmeyi ben de isterdim. Şşşt, ağlama. Beraber yapacağımıza söz verdiğim şeyleri yap, bu sırada gözlerini kapat. Bak gördün mü yanındayım. Ben sadece bir beden değildim... Her birimiz bedenlerin ötesinde varlıklarız, unuttun mu? İhtiyacın olduğunda, 'keşke...' dediğin her seferde ben yanındayım...
O kadar mutlu ve gururluyum ki... Gözyaşlarım olsa ve aksa, her biri size ne kadar mutlu olduğumu söyler, gurur duymaktan bir an bile vazgeçmediğimi fısıldardı...
Artık acı çekmiyorum, huzurluyum. Benim için üzülecek bir şey kalmadı. Unutma. Benim için üzülmeni istemiyorum. Benim için ağlamanı istemiyorum. Benden özür dilemeni istemiyorum. Ve hatta ne benden, ne de başka birinden özür dilemeni istemiyorum. Özür dileme. Özür dilenecek hiçbir şey yapmadın, yapmıyorsun ve yapmayacağını da biliyorum. "Af dilemek, her zaman izin istemekten iyidir." lafını sil kulaklarından... Kimseden af dileme...
Topun için üzgünüm... O gün Emre o kadar çok canımı sıktı ki, eve dönerken küçük çaplı bir krize girdim sanırım. Topun bunun kurbanı oldu. O çocuk hep öyle, sadece canımı sıkıyordu o sıralar. Şimdiyse nerde göreceğim de konuşup canımı sıkacak. Eve gelirken, şarkı söyleyerek ağlıyordum. Hangi şarkıyı mırıldandığımı hatırlamıyorum. Kesik kesikti. Kapalıydı. Bulutlar... Yağmur yağacak gibi, her an gelebilir gibi... Ekim gibi falandı sanırım. Okuldan sonra, üzerimi değişirip okul bahçesine gidip zaman geçirdiğim dönemlerdi. Eve dönerken, gökyüzünün etkisi, Emre'nin yarattığı sinir bozukluğu, ve üzerinden çok fazla zaman geçmemiş olmasının etkisiyle oldu sanırım. Topu iki elimle sıkıyordum. Hırlayıp iki parçaya ayırdım topu. Plastik yumuşak şey, fazla da direnmedi hani. Sonra bir sürü parça oldu. Bir sürü parçaya ayırdım. Kesik nefesler alarak, gözyaşı akıtamayarak ağlarken belki otuz küsür parçaya ayırdım o ufacık topu. Yerlere saçmak geldi içimden hepsini. Belki de kanalizasyona atabilirdim... Yapamadım. Eve geldiğimde parçaları yatağımın üzerine dizip ağladım. Anneme gösterdim parçaları. Bunları toprağına gömmek istiyorum dedim. Bir şey demedi.
Mezarlığa gidişimizde parçalarını oraya buraya gömdüm. Gördün mü? O senin topundu, bu yüzden seninle beraber olmalıydı. Ama ben pislik yapıp onu parçalara bölmüştüm... Emanete hıyanet gibi gelmişti. Senin topundu. Ellerimle kazıp toprağı her bir parçayı gömdüm... Topunu sana 'at'tığımı hissettin mi? Artık top sende...
Her hücremde hissediyordum onu... Kaçınılmazdı, geri dönemezdik. Her şey bitmişti. 20 Gündür hiçbir şey yapmadan, hiçbir işe yaramadan ve üstelik hiçbir gelişme göstermeden olduğum yerde yatıyordum. Ben çok ağır bir yüktüm. Ve zaten bütün uğraşlarımız boşunaydı, çünkü her hücremde hissediyordum onu. Önceki seferlerin intikamını alırcasına acıtıyordu canımı. Her hücrem acıyla çığlık atıyordu. Artık dayanamıyordu bedenim. Bırakmak istememem, beni kurtarmıyordu bu kez. Sizin yaşatma çabalarınız da bir işe yaramıyordu. Ben adım attıkça, bastığım taşların ardımdan yok olduğu, arkama bakınca geri dönebilecek bir yolun kalmadığı bir yön bu. Tek yön.
Ve yalvardım Tanrı'mıza... "Madem bu kadar çok acı çekiyorum, onların hayat boyu çekeceği acıları da ver bana -ki onlar hiç acı çekmesin. Onların acıları da benim olsun, ver onları bana."
Hayattayken yapabileceğim son iyilik buydu size... Acılarınız benim oldu. Her hücremde hissediyordum.
Ve sonunda... Bitti. Her hücrem ölüyordu ve öldük... Ben öldüm. Bitti.
Yanıma anılarımı da aldım. Sen küçücük bir kızdın. Annen Side'ye tatile gelmiş o genç kızdı. Atıl, benim seçtiğim yolları seçmesini istemediğim delikanlım, küçük bir oğlandı... Biz hep beraberiz. 15 Nisan'da sen bağırırken herkese "Bugün bizim doğum günümüz!" diye, ben de seslendim, hissetmişsindir, "Bugün bizim doğum günümüz..."
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Son zamanlarda neler yaşadığımı bilemezsiniz efendim. İlk defa böylesi bir blog yazıyor değilim ama uzun zamandır bir ilk olduğu kesindir. Blogumu takip eden bir avuç insan varsa da böylesi bir şey yazdığıma şaşırmıştır. Şaşırmayınız, ara ara böyle ses vermeye karar verdim.
Ah hele şu son zamanlardaki HPC üyeleri hakkında yorumlar yazan bloglardan sonra. 
Onlar hakkında bir şeyler anlatmamı beklemeyiniz, onlar hakkında bu kadar yazmak bile yeterli aslında. Zaten bana da çok bulaşmıyorlar. Okuyup eğleniyorum sadece.
Genç Yazarlar Çetesi'nin yakında kendi forumu hazır olacaktır, arz ederim. 
Ha bir de sözlük olayına da gireceğiz. 
Benden bireysel haber olarak, bugün 1 Eylül. Malum ölümün üzerinden 2 sene geçmiş oldu. Bir 20 dakika önce falan oldu hatta tam olarak. 1 Eylül'ün ilk dakikalarını yaşadığım sırada kendimi çok kötü hissetmiş olsam da... Elden bir şey gelmiyor, ölüleri diriltemeyiz.
Bu konuyla ilgili olarak, geçenlerde 'baba'larla ilgili bir grupta 20li yaşlarda babaları kızlarına şöyle davranır, 30lu yaşlarda şöyle olur falan gibi bir mesaj geldi. Okudum ve acı bir şekilde babamın bana nasıl davranacağını hiç öğrenemeyeceğimi çaktım. Tahmin yürütmekten ileri gidemez sonuçta.
Merak etmek de sonuçlandıramayacağına göre, üzerine fazla düşünmemeyi seçiyorum. 
Başkaaa başkaaa, burada dışarı çıkmayı reddettiğim için -evet dışarıda görmek istemediğim insanları görebilirim burada- 3-8 Eylül arası Antalya'ya, ardından 10-18 Eylül arası da Ankara'ya kaçıyorum. Oralarda da her gün dışarı çıkmazsam ne olayım?
Antalya'da Goz bacım ile kalacak, (eski/yeni) okul arkadaşlarımla ve HPC tayfadan kardeşim olarak kaydettiğim bir arkadaşla buluşacağım.
Ankara'da da benim için çok özel olan insanlarla görüşebileceğim. Evet evet. En başta Dame ve Erenüx geliyor evet. Mert kişisi de beni bolca gezdirecek Ankara'da. Duyduk ki Gençlik Parkı açılmış. Oraya 2002'de gitmiştim sanırım.
Gitmeden olmayacak bir yer varsa orası da Anıtkabir'dir tabi ki. Ankara için fazlasıyla dolu dolu bir planım olduğunu söyleyebilirim en kısa yoldan.
Fazlaca bol fotoğraf çekeceğimden emin olabilirsiniz. Üşenmedikçe dA'ya koyarım elbet.
Bakarsınız. 
Son zamanlardaki favorimiz Skype'ta yaklaşık 1 saat önce bir rekor kırdık. Erenüx, Dignified ve ben olarak başladığımız konuşmayı, 3.26da tamamladık ve 6 saat 10 dakika 11 saniye olarak kendi rekorumuzu kırdık. Başka işiniz gücünüz yok muydu diyebilirsiniz, ama sesli konuşma pek diğer işlerimize engel değildi hani.
Bunu da paylaşmak istedim.
Okulun açılmasına da az kaldı sanki. Goz bacımla aynı odada kalacağız bu sene, o hazırlık ben 9 olarak geçecek bu sene. Güzel bir sene olacağını düşünüyorum. En azından geçen seneye göre daha iyi geçeceğinden eminim. 
Falaaaan filaaaaaan...
Şu sıralar okuduğum kitap: Anne Rice'ın "Vittorio"su.
Aman yarab kitabın yarısına geldim günde bir iki sayfadan fazla okuyamıyorum. Hala olamadı vampir, sıktı haliyle.
Stephen King babamızın, "Bir Aşk Hikayesi"ni okumayı düşünüyorum yine. İkinci kez okumuş olacağım ama bana iyi gelecek bir kitap varsa o da budur sanırım. İki sene önce tam bu zamanlar okuduğum bu kitap bana ne iyi geliyordu o zamanlar.
Okumayana tavsiye ederim.
Şu sıralar favori şarkım(ız): Arash & Helena - Pure Love.
Kızın sesi gerçekten fazlaca etkileyici. Arash'ın söylediği şeyler nedir bilmiyorum ama şarkıyı sırf Helena'nın " 'cause this is pure love " diyişi için dinliyorum diyebilirim. 
Bütün Yazın favori şarkısı: Akcent - That's My Name.
Eveeet... Melodisi anlamadığım bir şekilde kendimi iyi hissettiriyor diyebilirim. Yaza uygun bir parça eveeet. 
Şu sıralar severek dinlediğim aslında 20den fazla şarkı vardır. Gün içinde bir liste yapabilirim aslında. Neden olmasın neden olmasın.
Gün içinde yapmam gerekenler, tamamlamadığım bir iki yazı var, onları tamamlayıp buraya koymak. Hali hazırda tamamlanmış yazıları da koymak.
dA'ya eldeki çalışmaları koymak. vs. vs. Bir de tabi bugün 1 Eylül diye Mezarlık Ziyareti, İftar'da aile dostlarıyla yemek falan...

Neyse, yeter mi? Yeter...
Başka bir zaman devam ederim. Anlatacak çok şeyim var mı? Var. 
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı